İçeriğe geç

Berlinale 2016: Sadelikteki İhtişam

Bu yaşıma kadar hiçbir zaman film izlemek hobilerim arasında olmadı. Vizyon filmlerini bile düzenli takip ettiğim söylenemez. Beni daha çok sahne performansları heyecanlandırıyor. Bu sebeple İstanbul’da iyi bir tiyatro ve opera takipçisi iken; sinemaya gitmek ya da evde film izlemek hep geri planda kaldı. Berlin’e yerleştiğimden beri ise sinemaya daha düzenli gidiyorum. Ee şimdi ayağınıza Berlinale gelmişken, kayıtsız kalmak da imkansız.

Berlinale’de bilet bulmak oldukça güç. Bazı premierlere sadece davetiye ile girebiliyorsunuz. Bilet satışı olan filmler için ise uzun kuyruklar beklemelisiniz. Sabaha karşı sıraların oluştuğu şeklinde duyumlarım var, ama bunu tabii ki kendim tecrübe edecek kadar sinema sevdalısı olmadım henüz. Bu kuyruklarda iki saatini heba eden sevgili eşim ise iki Hollywood filmine bilet bulabilmeyi başardı. Ek olarak; internetten çok rağbet görmeyen kısa film oturumuna da bilet alınca; Berlinale ruhunu beş tanesi kısa film olmak üzere, yedi film ile yaşayabildik. Aslında bu ruhu yaşamak için bilet almanıza da gerek yok. Kırmızı halı geçitini izleyebilir, şanslıysanız hayranı olduğunuz ünlüler ile aynı fotoğraf karesine girebilir ya da imza alabilirsiniz; ya da şehrin her yerinde ücretsiz bulabileceğiniz kitapçıklardan filmler hakkında detaylı bilgi alıp, festival sonrasında izleyeceğiniz filmlere karar verebilirsiniz.

Filmler

Berlinale ruhunu az da olsa yaşayabildik dedim ama kısa film seansının beşinci filmine kadar bu ruh beni oldukça sıktı. İlk izlediğimiz film olan “Midnight Special” özel güçleri olan bir çocuğun babasıyla beraber, onu kurtuluşları olarak gören dini bir tarikattan ve polisten kaçısını anlatıyor. Bana kalırsa oldukça yavan bir hikaye, özellikle filmin sonu tamemen vefasızlık olarak geldi bana.

Kısa fimler

Kısa film tecrübelerimi ise ne derece yazıya dökebilirim emin değilim. Bu seanslarda beş tane kısa filmi peşpeşe izliyorsunuz. Film öncesinde bir sunucu filmi anons ediyor, film sonrasında ise film ekibi ile kısa bir röportaj yapıyor. İlk filmimiz “Vintage Print”. Bu filmde epilepsi nöbeti geçirilebileceği yönünde bir uyarı vardı, ama insan yaşamadan önce bu uyarıları pek ciddiye almıyor. Hayatımda yaşadığım en rahatsız edici on iki dakika olabilir. Film ekibi sonrasında kesinlikle izleyiciyi rahatsız etmek gibi bir düşüncelerinin olmadığını ısrarla belirtti ancak bu koca bir yalandı bence, böyle bir şeyi rahatsız etme düşünceniz olmadan yaratabilmeniz imkansız. Film, 19. yüzyılın sonralarında çekilmiş bir fotoğraf karesi ile başlıyor; sonrasında ise yüksek ve rahatsızlık verici sesler ile bu karenin bozulmuş versiyonları ışık oyunları ile devam ediyor. Neden diye kendine sormadan edemiyor insan.

Sonrasında izlediğimiz “Six Cents in the Pocket”, “Another City” ve “He Who Eats Children” ise benim için yine boğucu filmlerdi.

The Diver

Ve gelelim beşinci filmimiz “The Diver”a. Önceki bedbaht ruh halimden mi bilinmez, bu film oldukça etkileyici ve başarılı geldi bana. Sadelikteki ihtişam diye bir betimleme vardır ya aynen öyle bir film. Filmde bir lağım temizleme dalgıcının çalışma anlarından görüntüler görüyoruz. O pislik denizini ekrandan görmeyi bile hoş karşılamazken, dalgıcımız o denize dalıyor. Su, balçık, lağım vb. artık nasıl isimlendiriyorsanız oldukça karanlık ve ağır. Ama biri oraya inip, tıkanıklığı gidermezse; sular yavaş yavaş yükselip taşacak. Bu açıdan bakarsak gördüğümüz en mütevazi kahraman olabilir. Tıkanıklığın sebebi ise cesetler, hayvanlar, buzdolapları gibi şeyler… Asıl izleyiciye vurucu gelen kısım ise bu işin bile aşkla yapılabileceğiydi sanırım. Sabah kahvaltısını masasında; yapılacaklar listesi, düzenli su içmek için getirdiği renkli cam şişesi, dün internetten yapmış olduğu alışverişin boş kolisi eşliğinde; akşamdan gelmiş olan mailleri okuyarak; dünyanın en kötü sandviçiyle yapan standart bir beyaz yakalı için çok uzak bir konu.

Genius

Berlinale kapsamında son filmimiz ise pazar sabahı hafta içi saatimizden bile erken kalkarak 9:30 seansına gittiğimiz Michael Grandage’nin yönettiği; başrollerini Colin Firth, Jude Law ve Nicole Kidman’ın oynağını “Genius” filmiydi. Film gerçek bir hikayeyi anlatıyor. 1920’li yılların meşhur kitap editörü Max Perkins’in yetenekli yazar Thomas Wolfe ile hikayesi. Bu hikayeyi izlerken; Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald gibi büyük yazarların hayatlarına ufaktan konuk olmak da cabası. Haliyle edebi cümleler de havada uçuşuyor. Ben sevdim, tavsiye ederim.

Ve tüm zamanların en sevilen kadın oyuncusu Meryl Streep…

Son olarak ise Meryl Streep’e değinmeden edemeyeceğim. Bu sene Berlinale jürisinin başkanlığını yaptı. Ben maalesef kırmızı halıda göremedim ama gören tanıdıklarım aurasının herkesi içine aldığını söylüyor. Ödül töreninde, ekrandan izleme şansı buldum. Tüm mütevaziliği ile Berlinale’ye çok yakıştığını düşünüyorum. Berlinale çok büyük ama bir o kadar da mütevazi bir organizasyon. Avrupalılar biraz böyle sanırım. İhtişamlı işler yapıp, sadelik içinde yaşıyorlar. Ödül töreni için kuaförlerde kafalarına kuş kondurup, zor taşıdıkları kıyafetler giymeye gerek görmüyorlar. Bu sebeple Meryl Streep’i Berlinale’ye çok yakıştırdım…

Paylaş

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

error: Content is protected !!